17 Kasım 2009 Salı

RAF ÖMRÜMÜZ UZUN OLSUN!!


Uzun zamandır yayınlamak ıstediğim fakat bir türlü derleyemediğim bebek yemekleri yazı dizisini yayınlama planıyla geçtim pc başına ;tesadüfen rastladığım bu yazıyla başlamak daha doğru geldi

Süt konusu çok tartışılan bir konu..Kızımı emzirmeyi kesince hangi sütü kullanmam gerektiği konusunda biraz araştırma yapmış ve güvenilir bir doktorun yazısıyla karara varmıştım(yazıyı bulursam yayınlarım) Sonuç itibariyle ben kızıma 3 gün hazır süt(günlük süt tercihim)4 günde köy sütü veriyorum.Keşke her zaman köy sütü verebilsem ;talep fazla olunca sütü yetiştiremiyolar.Zaten artık hayvan besleyen o kadar az ki(nedenleri çok dramatik!)

Peyniri zeytini annem yapar bizim ailede.Bu yıl bende zeytin kurdum ilk kez; çok zahmetli ama buna değer..Birde alışınca ev yapımı gıdalara ,hazır tüketemiyosunuz.Çocukluğunuzdan kalan alışkanlıklardan vazgeçemiyosunuz.Mesela ben hazır yoğurt yiyemem mecbur kalmadıkça.Mutlaka kendım yaparım.Şimdi kızımda aynı benim gibi oldu.Ev yoğurduyla hazır yoğurdu ayırt edebiliyor.Kafayı sağlıklı beslenmeyle bozmuş insanları görünce uzaylı muamelesi yaparız genelde(az dalga geçmedim komşumla:)Kızımın hayatımıza girişiyle hayata bakışımız ,rutin alışkanlıklarımız,diyaloglarımız gibi; yemek alışkanlıklarımızda mutfağımıza giren gıdalarda değişti.Anlattıklarım biraz komik gelebilir eğer çocuk sahibi değilseniz,mesela biz artık evde çerez yemiyoruz daha doğrusu yiyemiyoruz,özelliklede çekirdek..Cips,şekerleme bizim eve girmez (Ara sıra bir parça çikolata ile ödüllendiriliyor tabi)Herşeyi doğal tüketmek mümkün değil elbet ama şuan elimizden geleni yapmak kısa ömrün karıdır dimi:)
Ve Sunay Demircan....
''yeşil sapları, şık karton kutuları, minik-yeşil etiketleri; Tek renk, tek ses, tek yürek halleri; yüksek fiyatlarıyla tezgahların yıldızı, kan kırmızı domatesler.
Yediniz mi?
Yiyeceksiniz!
Zira onlar, modern dünyanın gurur kaynakları.
"Tatmin olma" duygusu köreltilmiş, "yeter" sözünü defterinden çoktan silmiş insan evladının zeka ürünleri onlar.
Onlara şimdi domates diyorlar.
Devasa seralarda, tümüyle bilgisayar kontrolünde, topraksız koşullarda (su kültürü) yetişiyorlar.
Her birinin köküne birer serum hortumu bağlı, damla damla dökülüyor azotlar, fosforlar, kalsiyumlar. ..
Hava mı lazım?
Pompalar var, suyun içine gerektiği kadar hava basıyor.
Güneş mi lazım?
Cıvalı ampuller var, fotosentezi artıran yüksek basınçlı ışık basıyor.
Kuş mu lazım?
Aşk olsun!
Zamanı gelince, salınıyor bambus arıları içeri; dölleniversinler, kurda-kuşa muhtaç olmadan..
Çünkü onlar doğanın güvensiz derbederliğine terk edilemeyecek kadar değerliler.
Onlar, öbür dünyaya giderken yanımızda götüreceğimiz yatlar, katlar, plazmalar, plazalar...
Hala markettesiniz.
Süt içip kemikleri geliştirmek gibi bir inancın peşinde, dolaşıyorsunuz raflarda.
O, beyaz sıvının içinde protein, vitamin, bir sürü bakteri, mineral filan olduğunu düşünüyorsunuz.
Nasıl söylemeli, bilmem ki?
Aramızda kalsın ama, onun içinde artık bir şey yok!
İyisi mi bunu size, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Ahmet Aydın söylesin "Süt sağlıklı bir içecekken, raf ömrünü uzatmak için pastörizasyon, yüksek ısı uygulaması (UHT) ve homojenizasyonla çok zararlı bir ürün haline getiriliyor. Bu işlemlerle sütün içindeki tüm bakterileri öldürülüyor. Pastörizasyon, sütün vitamin ve mineralle zenginleşmesini engelliyor, sindirim enzimlerini tahrip ediyor, tahrip olan ve sindirilmeyen protein parçacıkları, bağırsaktan kanımıza geçiyor, vücut da bunları düşman olarak algılıyor ve bağışıklık sistemini tahrip ediyor. İnsan vücudu tahrip oluyor ve alerjik hastalıklara, bağışıklık sistemi hastalıklarına, romatizmal hastalıklara neden oluyor. Çocuklarda görülen kronik orta kulak iltihabının altında da süt kullanımı vardır...".
Hadi bunları geçtik bir kalem. Siz o sütü veren ineğin başına gelenlerden haberdar mısınız?
İnek inek olmaktan çıkalı çok oldu.
Önüne konan her şeyi yiyen, bol hormon ve antibiyotikle ayakta durabilen, deri kaplı et parçaları onlar.
Günde 100 kilo süt (!) veren inek yaptılar.
Ne demek biliyor musunuz bu?
Market arabasını sürmeye devam.
Üzümleri gördünüz mü?
Sanki bağdan yeni gelmişler. Dipdiri, ipiriler.
Nereden geliyor bunlar?
Şili'den.
Şili mi?
Evet!
Kaç gündür buradalar?
3-5 gün oldu.
Düşünün, Şili'nin bir köyünde topluyorlar bunları.
Uzun yolculuklar sonunda bize geliyor. Bir süre bizim manavda bekliyor.. Alıyorsun eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor.
İyi ama, nasıl?
Şahane şeyler var, adına ilaç diyorlar. Üzümlere verilen bu ilaçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım mesela:
Dane büyüklüğünü artırır, Dane ağrılığını artırır, Dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir, Tam olgunlaşmada bile daneye parlak sarı yeşil rengini verir, Güçlü üzüm çöpüne rağmen dane sıkıca sapa bağlı kalır. Bu yüzden yükleme taşıma esnasında danelenme nedeniyle olabilecek kayıplar azalır, Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner, hastalıklara direnç katar, Kullanım dozu yükseldiğinde sofralık üzümlerde hasadı geciktirir, Yüksek kalite ve standart sağlar, Raf ömrü uzar
Daha durun!
Petunya ve karnabahar geni konmuş mısırlardan yapılma cipsleri de yiyeceksiniz.
Geceleri de bahçenizi denizanası geniyle donatılmış buğdaylarla aydınlatacaksınız.
Diyebilirsiniz ki, "hep olumsuz tarafından bakma, bu gelişmeler olmasa açlığın önüne geçilemez". İyi ama açlığın nedeni gıda üretimindeki yetersizlik değil ki!
Tam tersine, bugün dünyada gıda üretiminde fazlalık var. Öyle ki, tüm üretilen besinleri toplayıp, dünyadaki insan sayısına bölseniz, kişi başına günlük 2 kilo gıda düşüyor.
Bu hepimizi besler de, yusyuvarlak bile yapar.
Sorun gıda üretiminin yetersizliği değil, aç olanların gıda alacak paralarının olmaması.
Ama, daha da vahimi, biz de o süt, domates, üzüm gibi oluyoruz.
Neye ağlayıp, neye güleceğimizi birileri bize anlatıyor.
Kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi de.
İnsan ilişkilerini artık klavye ve monitor üzerinden kuruyoruz.
Gün geliyor, öldürüyoruz.
Adına "bilgi" dedikleri rafine verilerle zihnimizi doldurup, enselerinde barkod yapıştırılmış mamül ürünler oluyoruz.
Ne diyelim?
Raf ömrümüz uzun olsun!



_firuz_

13 Kasım 2009 Cuma

HUZUR...

Sizlerle ; beni derinden etkileyen bu yazıyı paylaşmak istedim.
''yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. ''(şems -26)

AZRAIL’IN GUZELLIGI

(bir doktorun hikayesi) Ben, 40 yillik bir kanser uzmani olarak, maddeyi asan, sayisiz olayla karsilastim ve bunlari, o olaya sahit olanlarla birlikte belgeleyerek, ozel bir arsiv yaptim
Bunlardan 1976 yilinda yasanmis bir olayi size nakletmek istiyorum Kanser hastanesinde bashekimken, Serap adinda genc bir hanim hastam vardi Bu hastam gogus kanserine yakalanmis ve tedavi icin yurt disina gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkani bulamamisti
Serap’i ozel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altina aldim Ve kisa bir sure sonra da iyilestigini gordum Ancak, Serap'in da butun diger kanserliler gibi ilk 5 yillik sureyi cok dikkatli gecirmesi gerekiyordu Bir is kadini olan Serap, 4 yil kadar sonra bir ihale icin Izmir'e gitmek istedi Kis aylarinda oldugumuz icin ucakla gitmesi sartiyla kabul ettim Maalesef, bilet bulamamis ve benden habersiz bindigi otobusun kaza gecirmesi uzerine, 6 saat kadar mahsur kalmis
Donusunden kisa bir sure sonra kanser, kemik ve akcigerine yayildi Serap, bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yuruyemez hale gelirken, hastaligin akcigerdeki tezahuru sebebiyle de devamli olarak oksijen cihazi kullaniyor ve soyledigi her kelimeden sonra, agzini o cihaza yapistirarak nefes almak zorunda kaliyordu
Evine gittigim gun, yine guclukle konusarak : “Doktor bey” dedi “Ben sizedarginim” “Nicin?” diye sordum “Siz Dindar bir insanmissiniz Nicin bana da, Allah'i, olumu, ahireti anlatmiyorsunuz?” Dini inanclarinin cok zayif oldugunu bildigim icin bu teklifi karsisinda oldukca sasirdim
Onu uzmemeye calisarak : “Doktora ulasmak kolaydir” dedim “Parayi bastirdin mi, istedigine tedavi olursun Ancak iman tedavisi icin gonulden istek duymalisin”
Konusmaya mecali olmadigindan, “Ben o istegi duyuyorum” manasinda basini salladi Artik umitsiz bir tibbi tedavinin yani sira, ebedi hayatin ve saadetin recetesi olan iman derslerimiz baslamis ve dersler “hizlandirilmali ogretime” donmustu
Anlattigim iman hakikatlerini butun ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu
Vefatina bir hafta kala, “Doktor bey” dedi “Ben olurken ne soylemeliyim?” “Kelime-i Sehadeti soylemelisin” O, haliyle tebessum ederek yine basini salladi
Cok istirabi oldugu icin, Serap'a surekli morfin yapiyor ve onu uyutmaya calisiyorduk Ben, bir is seyahati sebebiyle bir muddet ziyaretine gidemedim
Donusumde annesi telefon ederek : “Serap, bir haftadir morfin yaptirmiyor” dedi “Sabahlara kadar inliyor ve cok istirap cekiyor…”
Hemen eve gittim ve igne yaptirmamasinin sebebini sordum Aldigim cevabi hala unutamiyor ve hatirladikca urperiyorum
“Ya morfinin tesiriyle olume uykuda yakalanir ve son nefeste? “La ilahe illallah” diyemezsem?”
Iste Serap, boyle bir hanimdi
Bu arada benden istihareye yatmami ve eger bir kac gun daha omru varsa, son gunu uyanik kalacak sekilde morfin yaptirilmasini rica etti
Ben hic adetim olmadigi halde Cuma gunune rastlayan o gece, istihareye yattim ve Serap'in acizligi hurmetine Allah’a sigindim, sali gunune kadar yasayacagina dair isaret hissettim Ertesi gun ona : “Hic korkma!” dedim “Igneyi vurdurabilirsin”
Ve Serap bir veda niteligi tasiyan bu gorusmemizde son sorusunu da sordu : “Doktor bey Azrail bana nasil gorunecek?” “Kizim” dedim “O bir melek degil mi? Hic merak etme, olumun sana insaallah guzel gorunecektir”
Sali gunu Serap'in agirlastigi haberini alinca hemen eve gittim Ancak vefatina yetisememistim Ailesi tam manasiyla perisandi Sadece kendisine uzun muddet bakan dindar bir hanim akrabasi ayaktaydi ve beni gorunce yanima gelerek : “Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz once bir mucize yasandi!” dedi Ve devam etti : “
…Serap, bir saat kadar once oksijen cihazini atti ve "yataktan kalkmasi imkansiz" denmesine ragmen kalkarak abdest aldi, iki rekat namaz kildi Butun ev halki hayretten donup kaldik Ve kelime-i sehadet getirerek vefat etmeden biraz once de: “Doktor beye soyleyin” dedi
Azrail, onun soylediginden de guzelmis!


(Rabbim bizlerede güzel ölümler nasip etsin)


_Firuz_

11 Kasım 2009 Çarşamba

BAHAR PASTASI (PRATİK PASTA)




Bahar pastası deyince akla rengarenk bir pasta geliyo dimi;bu sonbahar pastası :)İşin aslı bu pastanın mucidi bahar isimli bir arkadaş.Yemek 24 sitesinde en çok övgüyü alan pasta olması pastayı denememdeki en büyük sebep,birde çikolatanın o cazibeli görüntüsü olunca denemek şart oldu.İyiki de denemişim,mutfağım rulo muhallebiden sonra bir pratik lezzetle daha buluştu
ŞİDDETLE ÖNERİLİR:)
Tarifimizi http://mutfaktasanat.blogspot.com/ 'un ev sahipliği yaptıgı porselen demlik çay saati etkinliğine gönderiyoruz.
1 adet kakaolu hazır pasta altı keki(uno tercih ediyorum)
2 paket fındıklı pudıng(tercihim dr oetker)
1 adet krem şanti
dilediğiniz kadar fındık(bol olursa güzel oluyo)
süt
kekı ambalajından çıkartmadan üzerindeki kagıdı yırtıp açıyoruz
kek plastık kalıbındaken 1-2 cm lik kareler halinde kesiyoruz
pudingin birini 2,5 su bardagından 1-2 parmak fazla sütle pişirip kestiğimiz kekin üzrine dökerek karıştırıyoruz.İyice harmanlayın kaşıkla (ezmeden)
bulamaç halindeki karışıma fındıkları ekleyip kendi plastik kalıbında hafif bastırarak üzerini düzeltiyoruz
uygun bir tepsiye ters çeviriyoruz
1,5 su bardagından biraz fazla sütle işirilen 2. pudingi pastanın üzerine döküyoruz
1 su bardagından 1 parmak eksik sütle hazırladıgımız krem şantiyi üzerine yayıyoruz
en son kakao yada antep fıstıgı serpiyoruz
dilrseniz içine ve üzerine çikolata parçacıkları koyabilirsiniz
_firuz_

Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur

MONTAİGNE